20:30,
Kadıköy
Cemal,
sıkıcı bir iş gününün ardından nihayet evdeydi. Eşiyle güzel bir yemek yiyecek
ve her zaman olduğu gibi yine baş başa televizyon karşısına geçeceklerdi. Bu
rutin hiç değişmezdi. Çay demleyeceklerse, reklam arasında demlerlerdi. O gün hakkında
konuşulacaksa yine reklam arasında...
Televizyonun
karşısına geçtiler. Ve bir anda tuhaf bir his yaşamaya başladı Cemal. Mide
bulantısı mıydı? Ani bir öfke... Gereksiz bir kuruntu... Etrafı yakıp yıkma
isteği... Hayır... Yediği bir şey mi dokunmuştu? Karısı Ayşe'ye baktı. O da
garip görünüyordu. Yüzünde ter taneleri adeta büyük birer balon olmak üzereydi.
Cemal de öyle görünüyordu. Gözlerinin altı morardı. Yüzlerinde aşırı bir öfke
ifadesi belirdi. Göz göze geldiler. Ayşe önlerindeki sehpanın üzerindeki cam
vazoyu aldığı sırada Cemal de diğer vazoyu eline almıştı bile. Sonra art arda
birbirlerine vurmaya başladılar. Yüzleri kanlar içindeydi. Güçlerini
kaybetmeden, daha da güçlenerek adeta vurmaya devam ettiler. Artık her ikisinin
de yüzlerinin bir tarafı tanınmayacak haldeydi. Sonunda ayağa kalkıp
birbirlerinin boğazına sarıldılar. Kadın, adamın kulağını ısırıp tek seferde
kopardı. Kulağın koptuğu yerden fışkırırcasına kan akıyordu. Çığlıkları vahşi
bir hayvanın çığlıklarını aratmıyordu.
Artık
her ikisi de yorgun düştüğünde boğuşa boğuşa balkona kadar çıkmışlardı. Son kez
birbirlerine baktılar. Son kez sanki artık bir uykudan uyanır gibiydiler. Aşağı
atladıklarında uykudan uyanmış acılı çığlıkları tüm mahalleyi çınlatıyordu.
22:00,
Güneşli’de bir gazete
“Hastanelerin
hemen hemen hepsinde benzer vakalar görülüyor. Tabi, hepsi aynı şekilde
sonuçlanmıyor. Öldürücü son darbe hep farklı.” Melih şefine bu kısa bilgileri
vermekteyken gazete binası da git gide yoğunlaşıyordu. Çünkü olay yerlerinden
sık sık yeni haberler düşüyordu. Şehir dehşet içinde ölüm kusuyordu. “Ayrıca
kimisi de yalnız başına, kendine işkence yaparak intihar ediyor.” Buna ne sebep
olabilirdi? Şebeke suyu? İlk akla gelen...
Şaşılacak
bir şey yok, diye düşündü Melih. Dünyanın her yerinde herkes birbirini vahşice
öldürürken neyi amaçlıyordu ki bunun bir amacı olsun? Burada garip olan aynı
anda böylesi bir çıldırmanın tetiklenmesiydi.
Cesetler
tanınmayacak haldeydi. Bazısı yanarak, bazısı parçalanarak... En genel tanımla
korkunç bir şekilde ölüyordu. “Polis ilk vakalarda bir katil aramaya
koyulmuştu, ama bu kısa sürdü. Çünkü yapılan tüm incelemeler bunun bir kavgayla
başladığını gösteriyordu. Kişiler ya
birbirlerini öldürüyor. Ya da biri önce kurbanını, sonra kendini öldürüyor.”
Bir tarikat işi miydi? Cinayetler talimat üzerine mi işleniyordu?
İlk
haberin gelmesinden bu yana iki saat geçmişti. Ve bu zaman içinde 100 vaka
olduğu yönünde söylentiler vardı.
22:00,
Beyoğlu
Gürültülü,
kalabalık… Barış tam da böyle düşünüyordu. Ancak yine de biraz kafa dağıtmak,
bir şeyler içmek, biraz da dans etmek herkesin hakkıydı. O da en azından
bunlardan birini yaparak gece evine dönecek, bir Cuma gecesini eğlenerek
geçirmiş olmanın rahatlığını yaşayacaktı. Belki de bir kadınla tanışacak, güzel
vakit geçirecekti. Eğlence yeni başlıyordu.
İşte,
bu son temenniyi gerçekleştirecek bir karşılaşma… Kadınla göz göze gelmişti.
Sonra ona doğru yürümek için son çağrıyı beklemeye başladı. Kadın gülümsedi.
Barış, bundan aldığı cesaretle ona doğru adımlar atmaya başladı. Karşısında
durdu. Tam “merhaba” diyecekti ki tüm ışıklar söndü. Ancak bu elektrik
kesintisi, şaşırmaya bile fırsat vermeyecek kadar kısa sürecekti.
Işıklar
yeniden yandığında, barın içindeki ekranlarda görüntülerde renk ve ışık
anlamında bazı tuhaflıklar vardı. Bir televizyon kanalıydı. Ve bu kanal
elektrik kesilmeden öncekiyle aynı olmasına karşın, anlam veremediği bir
farklılığı da içinde barındırıyordu.
Oysa
görüntüler aynıydı. Bir video klip, içeride çalan müzikle hiçbir alakası
olmamasına rağmen oynamaya devam ediyordu. Peki, Barış böyle bir flört şansı
yakalamışken, aslında hiçbir özelliği olmayan bu ekrana neden kilitlenmişti?
Gözünü almadan bakıyordu. Ayrıca, biraz önce tanışmak için yanına geldiği kadın
da, biraz sonra sahnede yerini alacak müzik grubu da… Barda çalışanlar da…
Herkes şu an hipnotize olmuş gibi ekrana bakıyordu. Ancak bu kısa sürdü. Barış
yakalandığı öfke nöbetiyle karşısındaki kadının boğazına yapıştığında kadın da
çoktan elindeki kadehi onun suratında parçalamıştı. Tavana ve duvarlara vahşi
hayvan çığlıklarına benzeyen sesler çarpıyordu. Mekânda kısa bir süre içinde
yoğun bir kan kokusu yayılmaya başladı. Cesetler etrafta yatıyor, son kalan
insanlar da boğuşmaya birbirlerini parçalarcasına dövmeye devam ediyordu. Tam o
sırada ekranlar kapandı. Ve herkes olduğu yere yığıldı.
Barış
zar zor da olsa yerinden doğruldu. Vücudunda kimi eksiklikler olduğunu
anlayabiliyordu. Yüzünün parçalanmış olduğunu hissediyor, sol elinin işaret
parmağının kopmak üzere olduğunu görüyordu. Her yeri kan içindeydi. Durumu daha
da iyi anladığında fark etti ki daha biraz önce flört etmeyi planladığı kadın
ölmüş ve önünde yerde yatıyordu. Adeta bir kan gölünün ortasındaydı. Sanki o
kadar insan bir kan gölünde boğulmuş gibiydi. Barış kendini zar zor dışarı
attı. Dışarıda bir ölüm sessizliği vardı. Sadece on dakika içinde bir katliam
gerçekleşmişti. O insanların cıvıl cıvıl aktığı cadde yerlerde yatan cesetlerle
dolmuştu, sessizliği ise zaman zaman ufak iniltiler bozuyordu. Barış yerde
yatan insanların çoğunun binalardan dışarı tıpkı kendisi gibi can havliyle
çıkmış olabileceğini düşündü. Artık dehşet gecesinin farkına tam anlamıyla
varmaktaydı. Ağlamaya ve çığlık atmaya başladı. Gözyaşları yüzündeki derin
yaraları acıtıyordu.
Olay
yerindeki cesetlerin toplanması sabaha dek sürdü. Bilanço ortaya çıktığında
durum korkunçtu. Sayılamayacak kadar fazla ağır yaralı vardı. Ölü sayısı ise 10
binlere ulaşmıştı. Bu sayıya aynı anda başka yerlerde de yaşanan olayları da
eklediğinizde trajedinin büyüklüğünü kelimelerle anlatamayacağımızı daha iyi
anlayabilirdiniz. Aynı saatte pek çok evde, pek çok semtteki restoran ve barda
benzer katliamlar gerçekleşmişti.
Ertesi
gün 09:15, bir hastane
Barış’ın
bilinci açıktı. Vücudunda kan yerine ağrı ve sızılarını dindirmek için verilen
ağrı kesiciler dolaşıyordu. Komiser Şefik ise özel bir mahkeme kararıyla onu
yoğun bakımda olmasına rağmen sorgulayabilmek için yanındaydı. Çünkü bu
katliamdan sonra konuşabilecek durumda olan tek kişi Barış’tı.
“Barış
Bey. Durumunuzun ne kadar ciddi olduğunun farkındayım. Ama bizim bir an önce bu
durumu kontrol altına almamız gerek. Dün gece 10 bin, hatta bu sayıdan da fazla
insan öldü.” Son cümleyi duraklayarak, sanki bir yerde kargacık burgacık
yazılmış bir yazıyı okumaya çalışır gibi söylemişti. Barış’ın sargılar arasında
görünen ki sadece burası kalmıştı, sol gözü dehşetle büyüdü. Ve yaşlar
birikmeye başladı.
“Komiser…”
dedi zorlukla. Sesi uzaktan geliyor gibiydi ve sözcükleri çatırtılıydı. “Size
her şeyi anlatacağım. Dün gece her zaman gittiğim o bardaydım. Vakit geç
değildi. Saate baktığımda henüz on olduğunu hatırlıyorum. Bir kadınla tanışmak
üzereydim. O sırada elektrikler kesildi. Ama çok geçmeden tekrar geldi.” Bir
süre bekledi Barış. Ağrısıyla, geçen gecenin dehşet hatırası bir arada
yaşanınca ölecekmiş gibi hissetti. “Kadını öldürdüm. Orada herkes birbirini
öldürdü. Sonra ekranlar kapandı, komiser. O ekranlar…” Durdu, nefes aldı.
Komiserin soru sormasına fırsat vermeden, devam etti. “Ekranlarda bir şey oldu.
Elektrik gitmeden önceki görüntülerin aynısıydı. Ama sanki bir başka bir
kanaldı… Farklı olduğunu anlamıştım. O anda garip bir şekilde bu farkı
görebildim. Sonra bu durumu oradaki herkes o kadar acı bir şekilde gördü ki…
Komiser… O ekranlar bize birbirimizi öldürmeyi emretti. O ekranlar bize durduk
yere birbirimize düşman olmamız gerektiğini söyledi. Bizi hızlıca buna
inandırdı. Ta ki ekranlar kapanana dek. Bu on dakikalık bir zamandı, sanıyorum.
Ama ben her şeyi hatırlıyorum, komiser. Ben katilim. Hepimiz katiliz. O kadını,
belki de oradaki başka insanları da öldürdüm ben. Ve ne yazık ki ben hala
hayattayım.”
Komiser,
hastaneden koşar adım ayrılırken bir yere de telefon ediyordu. “Alo, Savcı Bey
hayati bir mesele… Çok acil, ülke çapındaki tüm televizyon yayınlarının
durdurulması gerekiyor.”
Tabi,
bu kararın çıkarılması gün sonunu bulacaktı. Gün içinde bazı cinayetler daha
işlendi. 24 saat bile dolmadan aylarca sürecek bir savaşta gerçekleşecek kadar
büyük bir bilançoydu bu. Ve nihayet mahkeme kararı çıkmış, televizyonlardaki
yayın durdurulmuştu.
18:00,
Bostancı’da bir otel
Komiser
Şefik basın toplantısına hazırlanıyordu. Bir iki saat önce de hükümet
sözcüsünün televizyonlardaki açıklamaları, yayınlar durdurulunca
kesilivermişti.
“Değerli
basın mensupları. Bildiğiniz üzere ülkemiz tarifi zor, felaket bir 24 saat
içinde… Elektromanyetik dalgalar kullanılarak insanları cinayete sevk
edildiğini tespit ettik. Bu, televizyon yoluyla yapılıyor. Vatandaşlarımız
hiçbir şeyden habersiz televizyon izlerken yayına başka bir kanal karışıyor.
Ancak sadece çok dikkatli olunduğunda fark ediliyor. Çünkü siz izlerken yayının
aynen devam ettiğini görüyorsunuz. Bir tek kanal logosu üzerinde bazı renk
değişimleri oluyor. Ekran ışığı değişiyor. Ve ona odaklanmaya başlıyorsunuz.
Odaklandığınızda hemen yanınızdaki insanı öldürmeniz gerektiğine dair bir mesaj
alıyorsunuz. Biz bunu dünkü katliamdan sağ kurtulan bir kurbanın ifadesiyle
anladık. Televizyon yayınlarını durdurduk.”
Bir
gazeteci soru sormak için parmağını kaldırdığında diğerleri de seslerini yükseltip
soru sormak istediklerini bağırmaya başladılar. İlk soru. “Komiser, İstanbul
dışında başka şehirlerdeki durum ne?”
“Durum
orada da çok farklı değil. Ama televizyon izlemeye başlama saatlerine göre
değişkenlik gösteriyor. Elektriği olmayan köyler var. Buralar aslında
hayatlarını bu mahrumiyete borçlular.” Hayat ne garipti. Acılar içinde bile
ufak bir mizah yaratabiliyordu.
“Peki, ölümler bitecek mi?”
Komiser
derin bir nefes alıp soruyu cevaplamaya başladı. “Şimdilik evet. En azından televizyonlar
kapalı olduğu müddetçe, kimse ölmeyecek.”
Biri
Komiser Şefik’in yanına gelip kulağına bir şeyler söyledi. Salondaki insanlar
bu hareketlilik karşısında paniklemişti. Şefik yanındakini kafasıyla
onaylayarak gönderdi.
“Lütfen,
sakin olun. Bir bilgi elimize ulaştı. Bu ölümlerin sorumlusu bizimle irtibata
geçmek istiyor. Görüntülü bir arama yapacak ve bize bu cinayetleri neden
işlediğini anlatacak. Bunun için teknik hazırlıkların yapılmasını
bekleyeceğiz.”
Yaklaşık
on dakika sonra bir yansıtım cihazı kuruldu. Bağlantı sağlandı. Gencecik bir
adam belirdi görüntüde. “Sadece dinleyin. Bu beni ilk ve son görüşünüz olacak.”
Kimse soru sormadan beklemeye, bu gencecik ve normal görünümlü adamın
söyleyeceği sözleri dinlemeye başladı. Herkes ortak bir düşünceye kapılmıştı.
Hiç de bu kadar ölüme bile, isteye sebep olacak birine benzemiyordu.
Kararlı
ve düzgün bir ses tonuyla konuşuyordu. “Adımın bir önemi yok. Ayrıca hiç şüphem
yok ki en çok merak ettiğiniz, adımın ne olduğundan çok ‘neden’ sorusudur. Oysa
bu kadar toplu bir ölüm yaşamadan böyle bir soruyu hiç sormayacaktınız, değil
mi? Bu ülkede her gün ne kadar çok insan ölüyor biliyor musunuz? Ve bunların
nasıl da hiç uğruna öldüğünü? Ama sessiz sessiz ve alıştıra alıştıra ve siz
görmeden birileri ölürken hiç paniklemediniz. Televizyonları kapatmak hiç
aklınıza gelmedi. O televizyonlar dirileri birbirinden ayırıp öldürmeyi telkin
etti. Sonra ölüleri birbirinden ayırıp hangisine üzüleceğine karar verdi.
Hepinizin beyni zaten baştan kontrol edilmeye hazırdı. Bense ta 1960’larda
Amerikalı psikologların Vietnamlı esir askerlere uyguladıkları bir yöntemin
biraz daha gelişmişini uyguladım. Onlar radyo dalgalarıyla kontrol ettikleri
Vietnamlı askerlerin ellerine verdiği bıçakla birbirlerini öldürmelerini sağlamışlardı.
Bense bunu ışık ve renkle yaptım. O renkleri tespit edip kullanmak bu işten
biraz anlayan biri için çocuk oyuncağı. En zor kısmı yayınlara girecek virüsü
üretmek oldu. Ve bu iki yılımı aldı.”
İki
yıl mı demişti? Bu kararlılığın, delilik derecesinde olduğu açıktı.
Komiser,
nihayet bir soru sorma fırsatı buldu. Öfkeden titreyen bir sesle sordu. “Peki,
neden masum insanları öldürdün?”
“Hiç
kimse masum değil, komiser. Herkes öyle bir hale geldi ki zaten her an cinayet
işlemeye hazır. İşte belki de bu yüzden çok kolay oldu. Normalde direnebilir,
dürtüye karşı koyabilirsiniz. İlla birini öldürecekseniz ve buna karşı
koyamıyorsanız, öldüreceğiniz kişi kendiniz de olabilir. Ben sadece ‘öldür’
komutu veriyorum. Aslında kimi öldüreceğine insan kendi karar veriyor.
Televizyonları kapattınız, değil mi? Şimdi sırada bu öldürme arzusunu
kapatmakta. Bunu başarabilir misiniz?”
O
sırada salondaki gazeteciler gürültü yapmaya başladılar. Çünkü soru sormak
istiyorlardı. Ama görüntüdeki genç adam soru almayacaktı. “Ben artık görevimi
tamamladım. Böyle bir olay bir daha yaşanmayacak. En azından benim tarafımdan.
Daha gelişmiş bir metot bulunana kadar. Bununla baş edecek bir anti-virüs
yazılımını da ilgili tüm kurumlara gönderdim. Yakında gönderiler ulaşmış olur.”
“Yakalanmayacağını
mı düşünüyorsun?” dedi komiser. Siniri biraz hafiflemiş, koca bir katliamın
sorumlusu bu genç adamın söyledikleri onda garip bir güven duygusu
uyandırmıştı.
“Yetişemeyeceksiniz ki.” demekle yetindi genç adam. Sonra elindeki televizyon kumandasıyla sol
çaprazında bulunan ve salondaki kimsenin görmediği televizyonu açtı. İzlerken
yüzündeki değişimi izliyordu herkes. Küçük çığlıklar ve korku nidaları
yükseliyordu salonda. Dehşetle yüzünü çevirenler, bakıp da ağlayanlar... Genç
adam ter içinde yanındaki bıçağı tuttuğu gibi boynuna sapladı. Kanlı bir
hırıltı… Ve görüntü aniden karardı.



