22 Ağustos 2016 Pazartesi

Televizyonu Kapat

20:30, Kadıköy

Cemal, sıkıcı bir iş gününün ardından nihayet evdeydi. Eşiyle güzel bir yemek yiyecek ve her zaman olduğu gibi yine baş başa televizyon karşısına geçeceklerdi. Bu rutin hiç değişmezdi. Çay demleyeceklerse, reklam arasında demlerlerdi. O gün hakkında konuşulacaksa yine reklam arasında...

Televizyonun karşısına geçtiler. Ve bir anda tuhaf bir his yaşamaya başladı Cemal. Mide bulantısı mıydı? Ani bir öfke... Gereksiz bir kuruntu... Etrafı yakıp yıkma isteği... Hayır... Yediği bir şey mi dokunmuştu? Karısı Ayşe'ye baktı. O da garip görünüyordu. Yüzünde ter taneleri adeta büyük birer balon olmak üzereydi. Cemal de öyle görünüyordu. Gözlerinin altı morardı. Yüzlerinde aşırı bir öfke ifadesi belirdi. Göz göze geldiler. Ayşe önlerindeki sehpanın üzerindeki cam vazoyu aldığı sırada Cemal de diğer vazoyu eline almıştı bile. Sonra art arda birbirlerine vurmaya başladılar. Yüzleri kanlar içindeydi. Güçlerini kaybetmeden, daha da güçlenerek adeta vurmaya devam ettiler. Artık her ikisinin de yüzlerinin bir tarafı tanınmayacak haldeydi. Sonunda ayağa kalkıp birbirlerinin boğazına sarıldılar. Kadın, adamın kulağını ısırıp tek seferde kopardı. Kulağın koptuğu yerden fışkırırcasına kan akıyordu. Çığlıkları vahşi bir hayvanın çığlıklarını aratmıyordu.

Artık her ikisi de yorgun düştüğünde boğuşa boğuşa balkona kadar çıkmışlardı. Son kez birbirlerine baktılar. Son kez sanki artık bir uykudan uyanır gibiydiler. Aşağı atladıklarında uykudan uyanmış acılı çığlıkları tüm mahalleyi çınlatıyordu.

22:00, Güneşli’de bir gazete

“Hastanelerin hemen hemen hepsinde benzer vakalar görülüyor. Tabi, hepsi aynı şekilde sonuçlanmıyor. Öldürücü son darbe hep farklı.” Melih şefine bu kısa bilgileri vermekteyken gazete binası da git gide yoğunlaşıyordu. Çünkü olay yerlerinden sık sık yeni haberler düşüyordu. Şehir dehşet içinde ölüm kusuyordu. “Ayrıca kimisi de yalnız başına, kendine işkence yaparak intihar ediyor.” Buna ne sebep olabilirdi? Şebeke suyu? İlk akla gelen...

Şaşılacak bir şey yok, diye düşündü Melih. Dünyanın her yerinde herkes birbirini vahşice öldürürken neyi amaçlıyordu ki bunun bir amacı olsun? Burada garip olan aynı anda böylesi bir çıldırmanın tetiklenmesiydi.

Cesetler tanınmayacak haldeydi. Bazısı yanarak, bazısı parçalanarak... En genel tanımla korkunç bir şekilde ölüyordu. “Polis ilk vakalarda bir katil aramaya koyulmuştu, ama bu kısa sürdü. Çünkü yapılan tüm incelemeler bunun bir kavgayla başladığını gösteriyordu.  Kişiler ya birbirlerini öldürüyor. Ya da biri önce kurbanını, sonra kendini öldürüyor.” Bir tarikat işi miydi? Cinayetler talimat üzerine mi işleniyordu?

İlk haberin gelmesinden bu yana iki saat geçmişti. Ve bu zaman içinde 100 vaka olduğu yönünde söylentiler vardı.

22:00, Beyoğlu

Gürültülü, kalabalık… Barış tam da böyle düşünüyordu. Ancak yine de biraz kafa dağıtmak, bir şeyler içmek, biraz da dans etmek herkesin hakkıydı. O da en azından bunlardan birini yaparak gece evine dönecek, bir Cuma gecesini eğlenerek geçirmiş olmanın rahatlığını yaşayacaktı. Belki de bir kadınla tanışacak, güzel vakit geçirecekti. Eğlence yeni başlıyordu.

İşte, bu son temenniyi gerçekleştirecek bir karşılaşma… Kadınla göz göze gelmişti. Sonra ona doğru yürümek için son çağrıyı beklemeye başladı. Kadın gülümsedi. Barış, bundan aldığı cesaretle ona doğru adımlar atmaya başladı. Karşısında durdu. Tam “merhaba” diyecekti ki tüm ışıklar söndü. Ancak bu elektrik kesintisi, şaşırmaya bile fırsat vermeyecek kadar kısa sürecekti.

Işıklar yeniden yandığında, barın içindeki ekranlarda görüntülerde renk ve ışık anlamında bazı tuhaflıklar vardı. Bir televizyon kanalıydı. Ve bu kanal elektrik kesilmeden öncekiyle aynı olmasına karşın, anlam veremediği bir farklılığı da içinde barındırıyordu.

Oysa görüntüler aynıydı. Bir video klip, içeride çalan müzikle hiçbir alakası olmamasına rağmen oynamaya devam ediyordu. Peki, Barış böyle bir flört şansı yakalamışken, aslında hiçbir özelliği olmayan bu ekrana neden kilitlenmişti? Gözünü almadan bakıyordu. Ayrıca, biraz önce tanışmak için yanına geldiği kadın da, biraz sonra sahnede yerini alacak müzik grubu da… Barda çalışanlar da… Herkes şu an hipnotize olmuş gibi ekrana bakıyordu. Ancak bu kısa sürdü. Barış yakalandığı öfke nöbetiyle karşısındaki kadının boğazına yapıştığında kadın da çoktan elindeki kadehi onun suratında parçalamıştı. Tavana ve duvarlara vahşi hayvan çığlıklarına benzeyen sesler çarpıyordu. Mekânda kısa bir süre içinde yoğun bir kan kokusu yayılmaya başladı. Cesetler etrafta yatıyor, son kalan insanlar da boğuşmaya birbirlerini parçalarcasına dövmeye devam ediyordu. Tam o sırada ekranlar kapandı. Ve herkes olduğu yere yığıldı.

Barış zar zor da olsa yerinden doğruldu. Vücudunda kimi eksiklikler olduğunu anlayabiliyordu. Yüzünün parçalanmış olduğunu hissediyor, sol elinin işaret parmağının kopmak üzere olduğunu görüyordu. Her yeri kan içindeydi. Durumu daha da iyi anladığında fark etti ki daha biraz önce flört etmeyi planladığı kadın ölmüş ve önünde yerde yatıyordu. Adeta bir kan gölünün ortasındaydı. Sanki o kadar insan bir kan gölünde boğulmuş gibiydi. Barış kendini zar zor dışarı attı. Dışarıda bir ölüm sessizliği vardı. Sadece on dakika içinde bir katliam gerçekleşmişti. O insanların cıvıl cıvıl aktığı cadde yerlerde yatan cesetlerle dolmuştu, sessizliği ise zaman zaman ufak iniltiler bozuyordu. Barış yerde yatan insanların çoğunun binalardan dışarı tıpkı kendisi gibi can havliyle çıkmış olabileceğini düşündü. Artık dehşet gecesinin farkına tam anlamıyla varmaktaydı. Ağlamaya ve çığlık atmaya başladı. Gözyaşları yüzündeki derin yaraları acıtıyordu.

Olay yerindeki cesetlerin toplanması sabaha dek sürdü. Bilanço ortaya çıktığında durum korkunçtu. Sayılamayacak kadar fazla ağır yaralı vardı. Ölü sayısı ise 10 binlere ulaşmıştı. Bu sayıya aynı anda başka yerlerde de yaşanan olayları da eklediğinizde trajedinin büyüklüğünü kelimelerle anlatamayacağımızı daha iyi anlayabilirdiniz. Aynı saatte pek çok evde, pek çok semtteki restoran ve barda benzer katliamlar gerçekleşmişti.

Ertesi gün 09:15, bir hastane

Barış’ın bilinci açıktı. Vücudunda kan yerine ağrı ve sızılarını dindirmek için verilen ağrı kesiciler dolaşıyordu. Komiser Şefik ise özel bir mahkeme kararıyla onu yoğun bakımda olmasına rağmen sorgulayabilmek için yanındaydı. Çünkü bu katliamdan sonra konuşabilecek durumda olan tek kişi Barış’tı.

“Barış Bey. Durumunuzun ne kadar ciddi olduğunun farkındayım. Ama bizim bir an önce bu durumu kontrol altına almamız gerek. Dün gece 10 bin, hatta bu sayıdan da fazla insan öldü.” Son cümleyi duraklayarak, sanki bir yerde kargacık burgacık yazılmış bir yazıyı okumaya çalışır gibi söylemişti. Barış’ın sargılar arasında görünen ki sadece burası kalmıştı, sol gözü dehşetle büyüdü. Ve yaşlar birikmeye başladı.

“Komiser…” dedi zorlukla. Sesi uzaktan geliyor gibiydi ve sözcükleri çatırtılıydı. “Size her şeyi anlatacağım. Dün gece her zaman gittiğim o bardaydım. Vakit geç değildi. Saate baktığımda henüz on olduğunu hatırlıyorum. Bir kadınla tanışmak üzereydim. O sırada elektrikler kesildi. Ama çok geçmeden tekrar geldi.” Bir süre bekledi Barış. Ağrısıyla, geçen gecenin dehşet hatırası bir arada yaşanınca ölecekmiş gibi hissetti. “Kadını öldürdüm. Orada herkes birbirini öldürdü. Sonra ekranlar kapandı, komiser. O ekranlar…” Durdu, nefes aldı. Komiserin soru sormasına fırsat vermeden, devam etti. “Ekranlarda bir şey oldu. Elektrik gitmeden önceki görüntülerin aynısıydı. Ama sanki bir başka bir kanaldı… Farklı olduğunu anlamıştım. O anda garip bir şekilde bu farkı görebildim. Sonra bu durumu oradaki herkes o kadar acı bir şekilde gördü ki… Komiser… O ekranlar bize birbirimizi öldürmeyi emretti. O ekranlar bize durduk yere birbirimize düşman olmamız gerektiğini söyledi. Bizi hızlıca buna inandırdı. Ta ki ekranlar kapanana dek. Bu on dakikalık bir zamandı, sanıyorum. Ama ben her şeyi hatırlıyorum, komiser. Ben katilim. Hepimiz katiliz. O kadını, belki de oradaki başka insanları da öldürdüm ben. Ve ne yazık ki ben hala hayattayım.”

Komiser, hastaneden koşar adım ayrılırken bir yere de telefon ediyordu. “Alo, Savcı Bey hayati bir mesele… Çok acil, ülke çapındaki tüm televizyon yayınlarının durdurulması gerekiyor.”

Tabi, bu kararın çıkarılması gün sonunu bulacaktı. Gün içinde bazı cinayetler daha işlendi. 24 saat bile dolmadan aylarca sürecek bir savaşta gerçekleşecek kadar büyük bir bilançoydu bu. Ve nihayet mahkeme kararı çıkmış, televizyonlardaki yayın durdurulmuştu.

18:00, Bostancı’da bir otel

Komiser Şefik basın toplantısına hazırlanıyordu. Bir iki saat önce de hükümet sözcüsünün televizyonlardaki açıklamaları, yayınlar durdurulunca kesilivermişti.

“Değerli basın mensupları. Bildiğiniz üzere ülkemiz tarifi zor, felaket bir 24 saat içinde… Elektromanyetik dalgalar kullanılarak insanları cinayete sevk edildiğini tespit ettik. Bu, televizyon yoluyla yapılıyor. Vatandaşlarımız hiçbir şeyden habersiz televizyon izlerken yayına başka bir kanal karışıyor. Ancak sadece çok dikkatli olunduğunda fark ediliyor. Çünkü siz izlerken yayının aynen devam ettiğini görüyorsunuz. Bir tek kanal logosu üzerinde bazı renk değişimleri oluyor. Ekran ışığı değişiyor. Ve ona odaklanmaya başlıyorsunuz. Odaklandığınızda hemen yanınızdaki insanı öldürmeniz gerektiğine dair bir mesaj alıyorsunuz. Biz bunu dünkü katliamdan sağ kurtulan bir kurbanın ifadesiyle anladık. Televizyon yayınlarını durdurduk.”

Bir gazeteci soru sormak için parmağını kaldırdığında diğerleri de seslerini yükseltip soru sormak istediklerini bağırmaya başladılar. İlk soru. “Komiser, İstanbul dışında başka şehirlerdeki durum ne?”


“Durum orada da çok farklı değil. Ama televizyon izlemeye başlama saatlerine göre değişkenlik gösteriyor. Elektriği olmayan köyler var. Buralar aslında hayatlarını bu mahrumiyete borçlular.” Hayat ne garipti. Acılar içinde bile ufak bir mizah yaratabiliyordu.

 “Peki, ölümler bitecek mi?”

Komiser derin bir nefes alıp soruyu cevaplamaya başladı. “Şimdilik evet. En azından televizyonlar kapalı olduğu müddetçe, kimse ölmeyecek.”

Biri Komiser Şefik’in yanına gelip kulağına bir şeyler söyledi. Salondaki insanlar bu hareketlilik karşısında paniklemişti. Şefik yanındakini kafasıyla onaylayarak gönderdi.

“Lütfen, sakin olun. Bir bilgi elimize ulaştı. Bu ölümlerin sorumlusu bizimle irtibata geçmek istiyor. Görüntülü bir arama yapacak ve bize bu cinayetleri neden işlediğini anlatacak. Bunun için teknik hazırlıkların yapılmasını bekleyeceğiz.”

Yaklaşık on dakika sonra bir yansıtım cihazı kuruldu. Bağlantı sağlandı. Gencecik bir adam belirdi görüntüde. “Sadece dinleyin. Bu beni ilk ve son görüşünüz olacak.” Kimse soru sormadan beklemeye, bu gencecik ve normal görünümlü adamın söyleyeceği sözleri dinlemeye başladı. Herkes ortak bir düşünceye kapılmıştı. Hiç de bu kadar ölüme bile, isteye sebep olacak birine benzemiyordu.

Kararlı ve düzgün bir ses tonuyla konuşuyordu. “Adımın bir önemi yok. Ayrıca hiç şüphem yok ki en çok merak ettiğiniz, adımın ne olduğundan çok ‘neden’ sorusudur. Oysa bu kadar toplu bir ölüm yaşamadan böyle bir soruyu hiç sormayacaktınız, değil mi? Bu ülkede her gün ne kadar çok insan ölüyor biliyor musunuz? Ve bunların nasıl da hiç uğruna öldüğünü? Ama sessiz sessiz ve alıştıra alıştıra ve siz görmeden birileri ölürken hiç paniklemediniz. Televizyonları kapatmak hiç aklınıza gelmedi. O televizyonlar dirileri birbirinden ayırıp öldürmeyi telkin etti. Sonra ölüleri birbirinden ayırıp hangisine üzüleceğine karar verdi. Hepinizin beyni zaten baştan kontrol edilmeye hazırdı. Bense ta 1960’larda Amerikalı psikologların Vietnamlı esir askerlere uyguladıkları bir yöntemin biraz daha gelişmişini uyguladım. Onlar radyo dalgalarıyla kontrol ettikleri Vietnamlı askerlerin ellerine verdiği bıçakla birbirlerini öldürmelerini sağlamışlardı. Bense bunu ışık ve renkle yaptım. O renkleri tespit edip kullanmak bu işten biraz anlayan biri için çocuk oyuncağı. En zor kısmı yayınlara girecek virüsü üretmek oldu. Ve bu iki yılımı aldı.”

İki yıl mı demişti? Bu kararlılığın, delilik derecesinde olduğu açıktı.

Komiser, nihayet bir soru sorma fırsatı buldu. Öfkeden titreyen bir sesle sordu. “Peki, neden masum insanları öldürdün?”

“Hiç kimse masum değil, komiser. Herkes öyle bir hale geldi ki zaten her an cinayet işlemeye hazır. İşte belki de bu yüzden çok kolay oldu. Normalde direnebilir, dürtüye karşı koyabilirsiniz. İlla birini öldürecekseniz ve buna karşı koyamıyorsanız, öldüreceğiniz kişi kendiniz de olabilir. Ben sadece ‘öldür’ komutu veriyorum. Aslında kimi öldüreceğine insan kendi karar veriyor. Televizyonları kapattınız, değil mi? Şimdi sırada bu öldürme arzusunu kapatmakta. Bunu başarabilir misiniz?”

O sırada salondaki gazeteciler gürültü yapmaya başladılar. Çünkü soru sormak istiyorlardı. Ama görüntüdeki genç adam soru almayacaktı. “Ben artık görevimi tamamladım. Böyle bir olay bir daha yaşanmayacak. En azından benim tarafımdan. Daha gelişmiş bir metot bulunana kadar. Bununla baş edecek bir anti-virüs yazılımını da ilgili tüm kurumlara gönderdim. Yakında gönderiler ulaşmış olur.”

“Yakalanmayacağını mı düşünüyorsun?” dedi komiser. Siniri biraz hafiflemiş, koca bir katliamın sorumlusu bu genç adamın söyledikleri onda garip bir güven duygusu uyandırmıştı.

“Yetişemeyeceksiniz ki.” demekle yetindi genç adam. Sonra elindeki televizyon kumandasıyla sol çaprazında bulunan ve salondaki kimsenin görmediği televizyonu açtı. İzlerken yüzündeki değişimi izliyordu herkes. Küçük çığlıklar ve korku nidaları yükseliyordu salonda. Dehşetle yüzünü çevirenler, bakıp da ağlayanlar... Genç adam ter içinde yanındaki bıçağı tuttuğu gibi boynuna sapladı. Kanlı bir hırıltı…  Ve görüntü aniden karardı.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder